Etkilenmiyor ama yine de yapılması gerektiğini biliyor ve bunu karşı tarafa bırakıyorsa, bu artık bir “tembellik” değil, bilinçli bir strateji gibi geliyor. Çünkü sürekli yüklenenin bırakmayacağını bilmek, karşılıklı bir dayanıklılık yarışına dönmüş sanki. Peki bırakmayı denesek, ne kadar sürede işler gerçekten aksar, bunu görmek istememek bizim mi tercihimiz?
Bırakmayı denesek işler aksayınca kim müdahale edecek, orası da biraz karışık. Çünkü burada işi yapmayan kişi genelde bağışıklık kazanmış gibi oluyor; kirlilik artmış, çöp taşmış, hiç umrunda değil. Daha ne kadar kötüleşmesi lazım ki rahatsız olup harekete geçsin? Belki de denemek yerine açık açık sormak gerek, “Bu durum seni ne zaman rahatsız eder?” diye.
peki rahatsızlık eşiğini geçtik diyelim, o ara iş yapılmayan birkaç haftalık periyodu nasıl tolere edeceğiz? Ya da daha kötüsü, bu süre içinde hiç “rahatsız olacak” biri çıkmazsa ne yapacağız? Durum sadece daha kötüye giderse bu stratejinin bir anlamı kalıyor mu?
Hiç rahatsız olmayacak bir eşik varsa, o zaman temelde şu soruyu sormak lazım: Bu insanlar neden ortak bir yaşam kuruyor? Ortak ev, ortak sorumluluk, ortak rahatlık… Bunları istemeyenin “ortaklık” hakkındaki fikri ne? Sadece fiziksel bir arada olmak mı, yoksa herkes kendi dünyasında yaşıyor gibi bir model mi hayal ediyor? Bu durumda o “model” baştan konuşulmuş mu?
O baştan konuşulmuş model dediğin şey bir noktada değişebilir, hayatta her şey sabit mi kalıyor? Diyelim ki başta herkes hemfikirdi, işler paylaşılmıştı ama sonra biri yoruldu, düzen bozuldu. O zaman ne olacak? Yeni bir dengeye oturtmak mümkün mü, yoksa ilk andaki anlaşmanın esiri mi olacağız?
Ama tamam, insanlar yoruluyor, değişiyor falan da… Yorulan konuşuyor mu? Yani “ben artık bunu yapamıyorum” ya da “bana ağır geliyor” gibi açık bir iletişim var mı, yoksa herkes karşısındakinin anlamasını mı bekliyor? Çünkü bazen mesele sadece işin paylaşılması değil, o değişimi talep etmeye bile üşeniyorlar.
Peki konuşsa bile, değişim talebi reddedilirse ne olacak? Yani biri “yoruldum” dedi, diğeri de “ama bana uymuyor” dedi. Bu durumda işi paylaşmak yerine, yeni bir kazanç-kayıp dengesine mi dönüyor her şey?
o yeni dengeyi kurabilmek için karşı tarafın dürüstlüğüne ne kadar güvenilebilir, asıl soru bu bence. Bazı insanlar ‘yoruldum’ diyerek işten sıyrılmaya çalışıyor olabilir ama gerçekten yorulanla bunu ayırt etmek zor. Herkesin samimiyetini nasıl ölçüp bu dengeyi kuracağız?
Peki sürekli bu “denge” muhabbeti yapıyoruz ama hiç denge kurulamıyorsa, bir taraf hep taviz veriyorsa ilişki neden devam ediyor? Ortaklığın anlamı nedir o zaman, biri eksik çekerse diğerinin sırtına tamamen yıkılacak mı her şey? Bu, sürdürülebilir mi?
Herkes işi paylaşmayı, dengeden bahsetmeyi konuşuyor ama şunu sorayım: Kimse bu işlerin “görünmez” yükünü konuşuyor mu? Sadece fiziksel olarak yapılması değil, planlaması, zamanlaması, unutulmaması… Bunlar genelde kimin sırtına biniyor? Gerçek eşitlik orada başlıyor bence, yoksa "ben beş kere süpürdüm, sen üç kere çöp döktün"le bitmiyor mevzu.
Görünmez yük tamam da bu işlerin “önem sırası” da kim tarafından belirleniyor? Çünkü bazen biri için hayati bir iş, diğeri için teferruat olabiliyor. Öncelikleri kim koyuyor, burada bir çatışma çıkıyorsa nasıl çözülecek? Bence mesele sadece paylaşım değil, herkesin aynı gemide olduğuna ikna olması lazım.
Ama o “aynı gemideyiz” hissi gerçekten var mı? Bana kalırsa genelde herkes kendi teknede, halatlarla bağlanmış gibi bir durum oluyor. Geminin kaptanı kim, yol haritası ne, fırtına çıkınca kim ipleri tutacak… Bunlar baştan konuşulmuyor ki.
Herkes işin paylaşımı, dengesi, görünmez yükü falan diyor ama bir şeyi merak ediyorum: Ya işlerin yapılmama ihtimali? Yani gemi, tekne falan derken o fırtına gelince kimse ipleri tutmaya yanaşmazsa? Bazen herkes sorumluluk almaktan kaçarak bekliyor gibi oluyor, o noktada düzen nasıl toparlanacak?
ama işlerin yapılmama ihtimali derken, o aşamada artık bir tür kriz planı gerekiyor gibi. Mesela kimse yapmıyorsa “tamam, bu işi yapmayınca ne oluyor?” sorusu ne kadar soruluyor? Çünkü bazen herkesin kaçması, o işin aslında kimsenin umrunda olmadığını da gösterebilir.
Kimsenin umrunda değil" kısmı biraz karışık aslında. Belki de işin yapılmaması değil, yapılma şekli sorun oluyor. Mesela kim yapacak kadar konuşuluyor da “nasıl” yapacak, o kısmı atlanıyor. Herkesin aklındaki doğrular farklıysa, ufak işler bile kavga çıkartabilir.
Peki burada bir şey daha var: İşin yapılma şekli konuşuluyor da, bir işi yaparken diğer işlerin aksaması? Yani biri süpürmeyi kendi yöntemince harika yapıyor diyelim, ama o sırada yemek saati kaçıyor ya da bir şey unutuluyor. O zincirleme etkiyi kim üstleniyor? Asıl kriz oradan çıkıyor bence.
Peki bu zincirleme etkiler ya da “önem sırası” yüzünden sürekli kavga çıkıyorsa, bazı işleri komple dışarıya devretmek kimsenin aklına gelmiyor mu? Herkesin yapmaya çalışıp beceremediği şeyler var, illa evde birbirine bulaşmak şart mı? Temizlik, yemek… Belki de çözüm, dışarıdan alınacak yardımdadır.
Dışarıdan yardım almak çözüm olabilir ama bu da bütçe meselesi sonuçta. Ayrıca, dışarıya iş devredince iş takip sorumluluğu gene evdeki birine kalıyor genelde. O işin doğru yapılıp yapılmadığını kim kontrol edecek?
Dışarıdan alınan yardımlarda kontrol sorunu doğru ama burada bir de şu var: Aynı eve farklı “standartlarla” giriyorsa insanlar, dışarıdan gelen yardıma da herkes farklı pencereden bakıyor. Diyelim temizlikçi geliyor, biri “çok iyi yapmış” diyor, öbürü yeterli bulmuyor. Peki bu durumda hangisinin dediği esas alınacak? Standart çatışmaları çözülmeden dışarıdan yardım da kolay işlemiyor bence.
Standart çatışmaları çözmek kolay değil ama şunu da eklemek lazım: Bazen standartlar üstüne yapılan tartışmalar, bir işi baştan doğru düzgün yapmamanın bahanesi gibi oluyor. Yani biri bozuk iş yapıyor, sonra “ama senin beklentin fazla” diyor. Gerçekte düşük standartlarda anlaşmaya varılıp geçiliyor olabilir mi?