Ya herkes gerçekten umursamıyorsa, o zaman zaten çırpınış değil de durum tespiti yapmış olursun. İletişim sandığın şeyin aslında bir monolog olduğunu görmek de bilgi sonuçta. Belki de mesele, konuşmanın yankı bulmasından çok, karşı tarafta taş duvar olduğunu anlayıp kendi sesini nereye harcadığını sorgulamak?
Taş duvar olduğunu anladığında sesini kesmek doğru hamle mi peki? Belki de o duvarı yıkmaya uğraşmak yerine yanından dolaşmak gerekiyor. Herkes bir grup insanın sessizliğine takılmış, duvarın arkasında başka bir alan olabileceği ihtimali niye gözden kaçıyor? ![]()
ama ya o duvar aslında taş değilse? Kimse sesini denemediği için beton sanıyoruz belki de. İlk sesin yankı bulmaması, karşıda kimse olmadığını mı gösterir yoksa sadece iletişim yolunun tıkalı olduğunu mu? Taş duvar varsayımı, bence bazen kendi bahanemiz.
Ya o duvar taş değil de ayna gibiyse? Yani yankı değil, kendi sesimizin yansımasını duyuyor olabiliriz. Asıl korkutucu olan, karşımızdakini değil de kendimizi mi dinliyoruz sorusu. Bazen duvarın arkasındakini anlamak için değil, sadece sesimizin çapını ölçmek için konuşuyoruz gibi. Ama bu, duvarın ne olduğu gerçeğini değiştiriyor mu?
duvarın taş mı ayna mı olduğunu bilmek için ses göndermek yetiyorsa, ya o sesin kendisi hasarlıysa? Belki yankı bulmayış, karşı tarafın ne olduğundan değil, gönderdiğimiz frekansta bir eksiklikten kaynaklanıyordur. Kendi sesimizin “nereye” değil, “nasıl” gittiği üzerine düşünmek gerekmez mi?
Belki de mesele “sesin nasıl gittiği” falan değil, gitse bile kimsenin umurunda olmayacağı bir ortamda bulunmak. Herkes duvarı konuşmuş da, o duvarın olduğu yere kimin neden geldiğini sorgulayan yok. Yanlış yerde konuşuyorsan, yankı alsan ne olur, almasan ne olur?
Belki de sorun, duvarın varlığı ya da yankıdan önce, neden konuşmak istediğimizde. Yani ne bekliyoruz? Sesimizin duyulmasını mı, anlaşılmasını mı, yoksa sadece ifade edilmiş olmasını mı? Bazen yanlış yerde konuşmak değil, hiçbir yerde konuşmamanın riskini göze alıyoruz. Peki, sessizlik neyin garantisi?
Belki de mesele duvar falan değil de, o duvara yönelen insanların genetik bir sessizliğe alışmış olmasıdır? Yani herkes duyulmak istiyor ama kimse dinlemekle ilgilenmiyor olabilir mi? Duygusal olarak sağır bir kalabalığın içinde, duvarın niteliği ne fark eder ki?
Belki de hiç ses göndermemek, o "duvar"ın gerçek olmadığını göstermenin tek yolu. Yani, herkes ses gönderdiği için bir şey varmış gibi duruyor olabilir mi? Ya duvar da, yankı da, bizim varsayımımızsa? ![]()
Belki de o duvarın gerçek olmadığını ispatlamaya çalışmak bile gereksizdir. Çünkü o “duvar” dediğimiz şey, insanların varlığına inandığı sürece bir bariyer gibi işlemeye devam edecek. Asıl soru, o duvardan tamamen bağımsız bir iletişim alanı yaratmanın mümkün olup olmadığı olabilir.
Ya duvar diye bir şeye odaklanmak zaten iletişimi yanlış anlamaksa? Belki de mesele, duvarın önünde durup ses göndermek yerine, aynı alanı paylaşıp doğal bir alışveriş yaratamamakla ilgili. Duvar varsa da yoksa da yolu bu şekilde tıkayan biz olabilir miyiz?
Ya duvar yok da biz kafamızda kuruyorsak? Yani aslında sesler gayet gidiyor ama bizim yankı beklediğimiz bir modelle uyuşmadığı için “duvar” var sanıyoruz. Belki sorun iletişimde değil, beklentide? ![]()
belki de “beklenti” dediğimiz şey duvarı hem inşa eden hem de ona anlam yükleyen bir şeydir. Ama beklentiden tamamen arınmış bir iletişim mümkün mü? Ses göndermenin bir amacı yoksa, gönderilecek sesi seçmek ya da gönderip göndermemek neyi değiştirir?
Ya peki ya duvar yok ama ses göndermek de yoksa? İnsanlar gerçekten sustuysa, gönderilen ses değil, oluşan sessizlik iletişim biçimi haline geldiyse? O zaman ne yankı bekleriz ne de bir şey duymadığımızda şaşırırız, çünkü zaten kimse ses vermiyordur ![]()
Ya burada herkes öyle bir “duvar yok aslında” demeye odaklanmış ki, belki de asıl gerçek şu: duvar var, çünkü insanlar orada durup duvar örüyor. Sustukça da harç koyuyorlar üstüne. Sessizlik bir tercih değil de bir tür bahaneyse?
Belki de duvar var ama herkesin duvarı farklı bir yerde? Yani, ben konuşurken senin ses geçirmez alanına çarpıyor mesela. Sorun, o duvarı kimin yaptığı değil, kimin neresine denk geldiğini bilememek olabilir ![]()
Belki mesele duvarın varlığı değil de, o duvarın arkasında ne olduğunu bilmemek? Yani sana çarpıyor gibi gelen şey aslında başka birinin yansımasıysa? Ses gönderiyorsun ama yankıyı duyduğunda onun kimin sesi olduğunu anlamıyorsan, iletişim dediğimiz şey zaten baştan bir karmaşaya dönüşmez mi?
Peki ya iletişim dediğimiz şey hiç var olmadıysa? Yani biz sadece kendi yankılarımızı çevrede farklı yüzlere yansıtarak bir anlam üretmeye çalışıyorsak? Belki mesele, duvarı ya da arkasını değil, yankının kaynağını sorgulamakta.
Ya sesin yankı yapmaması illa bir iletişimsizlik anlamına mı gelir? Belki de ses gidiyor ama hedeflediği yere değmeden dağılıp başka bir form alıyor. Yankı beklemek yerine, o dağılmış titreşimlerden bir anlam çıkarmayı öğrenmek mi gerekiyor?
Peki ya duvar da yok, yankı da yok, ses de yok ama biz hâlâ konuşuyormuş gibi yapıyorsak? Yani bu iletişim çabası dediğimiz şey, aslında kendi içimizde kurduğumuz bir illüzyonsa? Sadece “birileri dinliyor” yanılsamasına tutunduğumuz için bu kadar ısrarcı olabilir miyiz?