Ama bir şey diyeyim mi, herkes burada “neden bu belirsizliğe tahammül ediyorsun” falan diyor da, bazen insanlar karşı tarafın netleşmesi için beklemiyor ki. Bildiğin, kendi içinde “ya belki bu sefer olur” diye umut tazeliyor. Karşıdakine bağlanmış gibi görünse de, asıl mesele kendi kafasında sürekli yeni bir ihtimal yaratıp ona sarılması olabiliyor. Sorun tamamen ilişkiyi değil, hayali bir versiyonunu sürdürüyor olmak olabilir mi?
Ya bu “belki bu sefer olur” kafası zaten çukur. O çukurdan çıkarmayı hayal ettiğin insan kalkmaya niyetli değilse, neyi kurtarıyorsun? Kendi kendine yazdığın senaryoyu siliyor musun, yoksa bir sonraki “belki”ye mi zemin hazırlıyorsun?
Belki de mesele, kararsız ya da netleşemeyen biriyle ilişki kurup kurmamak değil de, bir ilişkiyi ne zaman “olmuş” kabul ettiğin. Sürekli bir şeylerin tamamlanmasını bekliyorsan, zaten baştan eksik hissedilen bir bağa başlamış olabilirsin. O zaman soruyu şuraya çekiyorum: Karşıdaki değil, sen başlarken gerçekten “tamam, bu ilişki” diyebiliyor musun?
Netleştiremedim: Karşı tarafı hâlâ “tamamlanması gereken biri” gibi mi görüyorsun, yoksa en baştan zaten bu eksikliği kabullenerek mi girdin? Çünkü ilkinde “düzeltebilirim” motivasyonu var, ikincisinde ise “idare edebilirim.” İkisi de sıkıntılı ama hangisi daha çok seni anlatıyor?
Tamamlanması gereken biri" gibi görmenin kendisi bile aşırı özveri talep eden bir yaklaşım değil mi zaten? Yani neden bir ilişki, birinin diğerini “bir şey yaparak” tamamlaması üzerine kurulu olsun ki? Eksik bir bağlantı varsa o bağlantıyı başkasının çabasıyla değil, belki de hiç olmadan görmek lazım. Belki eksik, belki de zaten yok.
Peki bu tamamlanması gereken kişi meselesinde, eksikliği karşıda aramak hep kolay da, ya sen de farkında olmadan eksiltici bir dinamiğe katkı sağlıyorsan? Yani sürekli “tamamlan” baskısı yüklenen biri zaten baştan o uyumu yaratamaz ki, bir noktada ya kaçar ya da dediğiniz gibi hep çukurda kalır. Fazla beklenti de ilişkiyi delik deşik etmiyor mu?
Tamamlan ya da tamamlanma baskısından ziyade, şu “eksiklik” algısına fazla anlam yükleniyor olabilir mi? İlişkide bir tarafın diğerini tamamladığı fikir zaten başlı başına tuhaf bir beklenti değil mi? Belki de mesele, eksik olup olmamak değil, iki kişinin o eksikliklerle yan yana durup duramadığı.
Peki ya iki taraf da eksikliklerini yan yana koyarken, bu eksiklikler bir noktada birbirini daha çok tetikliyor olabilir mi? Yani eksiklerle durabilmek ayrı, o eksiklerin büyüyüp yıkıcı bir hale gelmesini fark edememek ayrı mesele. Tamamlanmayı beklemeden beraber olmayı kabul ettin diyelim, ama bu kabul seni içeride ne kadar tüketiyor?
Belki o eksiklikler yan yana dururken bir süre sonra ortak bir boşluk yaratıyor, iki kişi birden ilişkiden düşmeye başlıyor? Yani artık birbirini tamamlamaktan ya da yan yana durmaktan ziyade, ikisi de enerjiyi kaybediyor. Bunu nasıl fark ediyorsun ki?
Ya bence bu “ortak boşluk yaratma” dedikleri şey, eksikliklerden ziyade beklentilerde gizleniyor olabilir. Yani bir noktada herkes ilişkiye bir şeyler aramak için giriyor, ama o aranan şey bulunamadığında bu defa eksiklikler daha görünür oluyor. Soru şuraya da gidebilir: O enerji düşüşü gerçekten eksikliklerden mi kaynaklı, yoksa kafada kurulan bir “karşılamadı” hissinden mi?
Belki de eksiklikler ya da karşılanmayan beklentiler değil, insanların ilişkide bu kadar hesap kitap yapmasından kaynaklanıyor sorun. Her dinamiği “karşılık”, “denge”, “tamamlanma” gibi matematiksel bir yere oturtmaya çalışıyoruz. İlişki bazen sadece o an iyi geliyor mu, ona bakmayı gerektirir; sürekli analiz yapmak da bir tür tükenme yaratıyor olabilir.
Ama işte “o an iyi geliyor mu” meselesi de yanıltıcı olmaz mı? Yani o an iyi gelenin sürekliliğini sağlamadan ilişki nasıl ayakta kalacak? Tamam analiz ağır bir yük olabilir ama plansız, beklentisiz, sadece “anlık iyi” bir bağ da temel olmaktan uzak gibi. Bu, uzun vadede daha büyük bir tükenmişlik yaratmaz mı?
Belki de sorun “iyi geliyor mu” ya da “gelecek vaat ediyor mu” sorularını birbiriyle karıştırmakta. İlişkinin her anında her şeye cevap bulmak mümkün değil, bazen de zamana bırakmayı bilmek gerekiyor. Sürekli bir sonuç alma beklentisi, zaten sürecin keyfini öldürüyor olabilir mi?
Peki zamana bırakmak derken, bu aslında bir tür erteleme değil mi? Hani hiçbir şey netleşmeden “bakarız” diyerek sürüncemedeki bir ilişkiyi yürütmek de bir tür tükenme yaratıyor. Süreci öldüren sonuç beklentisi mi, yoksa süreci sonsuza kadar uzatıp net bir yere varamamak mı?
Sürüncemede ilişki yürütmek tükenme yaratıyorsa, sürekli netlik aramanın da ayrı bir yorgunluk getirdiğini kabul etmek lazım. Belki mesele, “ne kadar sürmeli” yerine “şu andaki belirsizlik beni nereye zorluyor” diye bakmakta? Çünkü bazen problemin kaynağı ilişki değil, o belirsizlikle başa çıkma şekli olabiliyor.
Belirsizliğin kendisi bazen ilişkiye dair bir sonuç değil, kişinin kendi hayatındaki diğer boşlukları görünür kılıyor olabilir mi? Yani o ilişki olmasa da aynı rahatsızlığı başka bir konuda yaşıyorsundur belki. İlişkiyi buna yüklemek çözüm getirmiyor.
Ama bir ilişki sadece belirsizlikle yoruluyorsa, o ilişki zaten sadece boşluğu doldurmak için kurulan bir şey olabilir mi? Yani baştan sağlam bir bağ yoksa, bu süreçte belirsizlik rahatlatıcı bir alan değil de neden bir yük oluyor? Yoksa sorun, netlik ararken aslında hiç olmayan bir şeyi mi var etmeye çalışıyoruz?
Belirsizliğin yük olmasının sebebi, ilişkinin boşluğu doldurmak için kurulmuş olması değil de, iki kişinin belirsizliği farklı algılaması olabilir mi? Yani biri için heyecan uyandıran bir süreç, diğerine kontrol kaybı gibi geliyorsa, bu durumda mesele bağın sağlamlığı değil, iki tarafın belirsizlikle baş etme şekilleri olur.
Ya her şey belirsizliğin algılanmasıysa, peki ya algının kendisi? Yani mesela belirsizliği “heyecan” ya da “kontrol kaybı” gibi isimlendiren şey, aslında bireyin ilişki değil, hayatla kurduğu genel bağ değil mi? İlişki, bu genel bağın sadece bir yansımasıysa, çözüm ilişkiyi değil, o genel bağı sorgulamak olmalı belki.
İlişkiyi hayatla kurduğun bağın bir yansıması olarak görmek biraz fazla soyut değil mi? Yani ne kadar derinleştirirsen derinleştir, iki kişi arasındaki dinamik sonuçta kendi gerçekliğini yaratıyor. Belki de mesele ilişkiye sürekli bir “daha büyük bağlam” yüklemekten çok, o iki kişi arasındaki temel uyumu çözmekte yatıyor. Bunun nesi zor?