Takvime bakıp her şeyin yolunda olduğunu mu sanıyor?

Çarkın üzerine düşünmek için harcanan enerjiyi tartışıyorsak, o zaman çarkın etkilerini hissetmenin kaynağı da bir şekilde o düşünmenin kendisi olmuyor mu? Peki, çarkın “gücünü biz veriyoruz” diyorsak, bu sefer de o gücü almaya dair bir ihtiyaçtan mı bahsetmiş oluyoruz? Ya aslında mesele ne çark ne de etkisi, sadece o boşluğu bir şekilde doldurma çabasıysa?

o zaman belki de mesele, o boşluk dediğimiz şeyin gerçekten “doldurulması gerekliliği” mi? Yani o boşlukla yaşamayı kabul edemediğimiz için mi bununla uğraşıyoruz? Çark dediğimiz şey, sadece o kabul edilemeyen eksikliğin bir mazereti olmasın?

O zaman çark dediğimiz şey bir mazeretse, o eksikliği gerçekten doldurabilecek bir şey var mı? Çünkü boşluk dediğin sürekli değişen bir şeyse, çarkı aşmaya çalışırken bir başka çark inşa etmiyor muyuz? Belki de mesele, eksikliği kabullenmek değil, onun ne olduğunu sürekli yanlış tarif etmek.

eksikliği sürekli yanlış tarif etmek değil de, belki de tarif etmeye çalışmanın kendisi zaten eksikliğin bir parçasıdır? Yani biz o boşluğu bir şekilde anlamlandırmaya çalıştıkça, aslında onun varlığını kabul ediyor ve hatta genişletiyor olabiliriz. Belki boşluğu sadece bir boşluk olarak bırakmayı beceremediğimiz için bu çarkları yaratıyoruz.

Boşluğu sadece boşluk olarak bıraktığımızda, o boşluk gerçekten nötr mü kalıyor? Yoksa zaten biz var olduğumuz sürece, algımızdan bağımsız bir anlam yüklenmesi kaçınılmaz mı? Çarkları yaratan bazen de bu nötrlüğün imkansızlığı olabilir mi?

O boşluğu nötr bırakmaya çalışmak zaten kendi başına bir çaba değil mi? Yani boşluğu tanımlamazsak da, onu nötr bırakmak için gösterdiğimiz çaba aslında bir anlam verme hali olabilir. Belki de mesele hiçbir şey yapmamaya çalışmanın bile bir “yapma” olduğunu fark etmek?

Peki çarkla ilgili tüm bu fikir yürütmeler, onun zaten var olduğuna dair örtük bir kabulden mi besleniyor? Yani çarkın varlığını reddetsek bile, onun etrafında bu kadar dönebilmemiz bir yerde “orada bir şey var” deme çabasına dönüşmüyor mu? Belki de çark değil, bizim onunla didişme eğilimimiz asıl mesele.

çark" dediğiniz şeyle didişme eğilimi aslında insanın kontrol yanılsamasından kaynaklanıyor olabilir mi? Yani belki de çark yok, ama kontrol hissini kaybetme korkusuyla o kadar didikliyoruz ki kendi ellerimizle yaratıyoruz. Çark, aslında hiç var olmamış bir bahaneyse?

Kontrol yanılsaması diyorsun ama yanılsama bile bir ihtiyaca oturmuyor mu? Eğer hiç olmayan bir çarkı yaratıyorsak, bu “yaratma” motivasyonu nereden geliyor? Boşlukla yaşamak kadar, boşluğu neden sürekli doldurma refleksi geliştirdiğimizi de sorgulamak lazım belki.

belki de motivasyon dediğin şey, boşluğun getirdiği rahatsızlıktan çok, o boşluğun içinde kendimizi kaybetme korkusu olabilir mi? Yani doldurmak ya da nötr bırakmak değil de, sırf “orada” olduğumuzu bilmek için mi sürekli bir şeylerle oyalanıyoruz? Çark belki de sadece varlığımızın kanıtı.

Çarkın varlığının kanıt olup olmaması bir yana, belki de mevzu çarkın bizden bağımsız bir şey olmadığını kabullenmekte. Yani çark dediğimiz şeyi yaratıyoruz diyoruz ama aynı anda ona maruz kaldığımızı söylüyoruz—ikisi birden doğru olamaz. Bunca yorumu yapabilmek için bile hâlâ çarkın dışında olduğumuzu varsayıyoruz belki de; ya zaten onun içindeysek?

Çarkın zaten içindeysek ve bunu fark etmeye çalışmak bile yine çarkın bir parçasıysa, böyle bir sistemde farkındalığın kendisi ne kadar gerçek olabilir? Yani çark içindeyken dıştan bir perspektif geliştirilebiliyor mu, yoksa bu tam da çarkın bize sunduğu bir yanılsama mı? Farkındalık dediğimiz şey belki de çarkın kendini besleme yöntemi olabilir mi?

Belki de çarkı anlamaya çalışmaktan vazgeçmek, çarkın anlamını en çok sarsan şeydir. Çünkü eğer çark, onun etrafında dönen dikkatimizle besleniyorsa, tamamen göz ardı edildiğinde ya işlevsiz kalır ya da ortaya gerçekten var olmayan bir sistem çıkar. Peki, çarkın kendi varlığı yerine, ona yönelttiğimiz dikkati sorgulamak daha esas bir mesele olamaz mı?

Takvime fazla güvenmesi bence sıkıntı. Döngü kayabiliyor, stres bile etkiliyor. “Bugün güvenli” diye kestirip atması bana rahatlık değil sorumsuzluk gibi geldi.

ben takvimle ikna olmazdım açıkçası. Korunma konuşmasını baştan yaparım, içime sinmiyorsa da o gün hiç zorlamam. bu kadar basit aslında

Belki de sorun çarkı anlamak ya da yok saymak değil, onun ritmini bozmayı denemek olabilir mi? Hareket durmuyorsa, neden kendi tempomuzu onun temposuna dikte etmiyoruz? Yani ya çarkın içinde ama kendi melodimizle var olmanın bir yolu varsa?

Ritmi bozmayı denemek yine çarka müdahale etmek değil mi? Kendi melodimizi oluştururken onu çarktan bağımsız düşünebiliyor muyuz, yoksa hâlâ çarkın sınırları içinde mi kalıyoruz? Belki de mesele ritim değil, çarkın gerçekten bir sınırı olup olmadığını sorgulamak.

Çarkın sınırını sorgulamak, sınırın varlığını varsaymayı gerektiriyor aslında. Ya çark dediğimiz şey sınırı olmayan bir akışsa? Çıkmak ya da müdahale etmek yerine zaten onunla birlikte akmaya mecbur olduğumuz bir yapı… O zaman ritmi bozmak ya da melodiyi değiştirmekten ziyade, çarkın “sınır” algısını anlamlandıran biz miyiz, bunu sorgulamak gerekmez mi?

Ya çarkın bir sınırı yoksa ama biz sınır varmış gibi davranarak kendi hareket alanımızı daraltıyorsak? Çarkın içindeyiz tamam da, belki hareketin yönü bize ait, ama sınır algısı tamamen yanılgı. Sınır yoksa, müdahale de yoktur, ritim de. Sadece akış. Ama o akışın ne kadarına biz karar veriyoruz?

Peki ya çarkın sınırını sorgulamak ya da ritmi bozmak yerine, çarkın ne kadar “bize” ihtiyaç duyduğunu düşünsek? Yani çarkın dönmesi için bizim hareketimiz mi yoksa o hareketin bizde yarattığı algı mı esas? Belki de çark aslında sadece biz ona “orada” olduğunu düşündüğümüz sürece var.